Velev ki ciddiyim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Velev ki ciddiyim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ara 2016

"Herkes Bunu Kullanmalı!"

Resmî adı Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası olan ancak halk arasında Yerli Malı Haftası olarak bilinen hafta bugün itibariyle başlamıştır. Tutumlu olmanın, yatırım yapmanın ve yerli malı kullanmanın öneminin vurgulandığı bu haftada, 'bilinçli tüketici olma' konusunun da üzerinde durulmaktadır.

Bu kapsamda, tüketiciler, bir ürünü sırf yabancı üretim diye veya ünlü bir markanın amblemini taşıyor diye almak yerine daha ucuz yerli alternatiflerini de göz önünde bulundurmalılar. Ancak bunu yaparken asla "Yerli Malı"nı bir saplantı boyutuna vardırıp da bazı sömürgen yerli üreticilerin ekmeğine yağ sürmemeliler. Bu bakımdan, bilinçli tüketici olma düsturunu da içeren Yerli Malı Haftası, asla ve asla tüketicinin kendi zararına dahi olsa Yerli Malı alması şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu hafta, tüketicilerde hem kendi ceplerini hem de ülke menfaatlerini düşünerek alışveriş yapmaları konusunda bir farkındalık oluşturmayı amaçlamaktadır.

Yerli Malı, Yurdun Malı
Bu kısa açıklamadan sonra Gülse Birsel'in sitemizde daha önce de alıntı yaptığımız "Velev ki ciddiyim!" adlı kitabının 85 ilâ 88. sayfalarındaki bir başka mizahi yazıyı sizlerle paylaşacağız. İyi okumalar...

     Biz küçükken aralık ayında altını çize çize yerli malı haftası kutlanırdı.
     Şimdi çocuklar okula aynı coşkuyla elma portakal götürüyorlar mı bilmiyorum ama, ben kendi yerli malı haftamı, evimde yaptırmakta olduğum tadilatın son dönemine tekabül eden geçtiğimiz hafta gözyaşlarıyla kutladım!
     Ev  tadilatı bir zincirleme reaksiyon. Bunu bilimsel olarak da kanıtlayabilirim arzu edene.
     Dolayısıyla doğramaların yenilenmesi gerektiği gerçeği, beraberinde iki aylık kapsamlı bir inşaat, o da yanında eşya değişimi gereksinimleri getirdi kapıya. Önce bunların hiçbirini içeri almadım! Ancak insan evini kırıp dökerken öğüt veren çok oluyor. Mimardan, eşten dosttan, konu komşudan sürekli duyduğum cümle şuydu: "E bir kere yaptıracaksın, kendi evin, en iyisini yaptır!"
     Onlara, "Madem ısrarlısınız yaptırayım, faturayı da size yollarım," demek geçti içimden hep ama, çiğlik olmasın diye demedim! Bir bildikleri vardır diye düşünüp evdeki beyaz eşya, aydınlatma filan gibi bazı ihtiyaçları "en iyisinden" almaya karar verdim.
     Ne var ki, iç mimar jargonunda "en iyisi" demek, "ısmarladıktan üç ay sonra yanlış parçalarla ele ulaşan Avrupa çıkışlı kazık mallar" demek oluyor!
     O gün, Nişantaşı'nda şık bir ofise konuşlanmış aydınlatma dükkânı aracılığıyla İtalya'dan ısmarladığımız spotların gelemeyişinin ikinci haftasını kutluyorduk!
     Nişantaşı'ndaki dükkânda bir tek lamba bile olmamasından şüphelenmeliydim gerçi. Koskoca, yüksek tavanlı şık ofiste sadece kataloglar vardı.
     Katalogdan göz kararı seçtiğim spotların parasının peşin ödenmesi gerektiği, bir hafta sonra, istediğim boyun aslında İtalya'da bulunmadığı, iki hafta gecikeceği, üç hafta sonra, yanlış geldiği, dört hafta sonra geldiğinde ise parçalarının eksik olduğu ortaya çıkmış, bu travma üzerine, nur yüzlü, mübarek bir insan rüyama girip bana, "Şişhane'ye git, Şişhane'ye giiit!" demişti. Nur yüzlü insan ablamdı ve belki de rüyama girmemişti de biraz erken aramıştı, dolayısıyle uyku sersemi konuşmuştum. O kadar abartma olur, belgeselci değilim herhalde!
     Uzatmayalım, işte bu bağlamda Şişhane'yi keşfettim.
     Haldun Taner'in hikâyesindeki gibi "Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu" o gün, ama buna rağmen yeni keşfettiğim bu güzide mahallenin üzerimde bıraktığı "nurlu" etkinin azalması mümkün değildi.
     Sayısız ve birbirinden harika, yer yer parçaları Çin malı ama genelde yerli üretim klasik kristal avizelerden nefis modern tasarımlara her şeyin, hem de tak diye bulunduğu Şişhane tam anlamıyla kalbimi çaldı.
     İtalya'dan getirtmeye çalıştığım spotların aynısını, dörtte bir fiyatına ve "Abla iki saat sonra getirsek çok geç olur mu?" şartlarında bulduğum gibi, evin diğer tüm aydınlatma ihtiyaçlarını da birkaç saat içinde Türk kahvesi ikramları eşliğinde seçtim!
     Aynı gün evdeki ankastre ocağın değişmesi gerektiği ortaya çıktı.
     Yine "en iyisi", bu defa bir Alman markası, heyecanla arandı.
     Ocak, geçen yüzyılın en bilinen teknolojik prensibiyle, elektrik enerjisini ısı enerjisine dönüştürme kuralıyla çalışıyordu tabiatıyla, buna rağmen aşağı yukarı ikinci el bir araba fiyatındaydı. Ama ne gamdı. En iyisi olsundu!
     Ancak, konuştukça, bu harika ocağı elde etmem için firmanın bazı şartları olduğunu öğrendim.
     Bir kere para peşin ve kırmızı meşindi.
     Tek seçenek mevcuttu, başka model istersem üç ay beklemem gerekiyordu.
     Ha, bir de tabii gelen ocağı beğenmezsem ya da eve uymazsa, paketi açıldıysa asla geri almıyorlar ve değiştirmiyorlardı. "Paketini açmadan eve uymadığını nasıl anlayabiliriz ki?" gibi bir soru karşısında dudak büküyor, ısrarlı tehditkâr bakışlar atınca da, "Yani markanın kendi şeyi olduğu içiiin..." gibi ne beni ne de kendilerini tatmin eden yanıtlar veriyorlardı. Üstelik beni çok seviyorlar ve ailecek seyrediyorlardı!
     Televizyona çıkmayan sıradan vatandaştan nüfus cüzdanı, ikametgâh sureti, aile ağacı, kan sayımı, efor testi ve kolonoskopi istediklerini tahmin ediyorum!
     Tepem iyice atınca, gelişigüzel bir yerli beyaz eşya üreticisini aradım. Yedide bir, abartmıyorum, yedide bir fiyatına, tıpatıp aynı ocağı, ertesi gün getirebileceklerini söylediler ve paradan bahsedince, "Aşkolsun, getirince alırız, siz beğenin de..." şeklinde konuştular!
     Gerisini mutluluk gözyaşlarıma eşlik eden hıçkırıklar yüzünden duyamadım!
     Kapalı ekonomilerden yana değilim, yanlış anlamayın, prensip olarak enayiliğe karşıyım sadece!
     Yerli malı haftanızı hararetle kutlar, ciddi anlamda her konuda "ecnebi marka" hava cıvasını bırakıp, Türk ithalatçısını kızdırmak pahasına yerli malına dönmenizi tavsiye ederim.
     Hem memnun kalırsınız hem de banka hesabınız ve ülke ekonomisi açısından gayet faydalı olur!
     Arz ederim!

NOT: Referans gösterilen sayfa numarası, aşağıda künyesi verilen baskıya atıf yapmaktadır.
  • KİTABIN KÜNYESİ: Turkuvaz Kitap, Aralık 2009, 214 sf.

16 May 2016

"Velev ki Tüketicisin!"

Bu ayki yazımızda, okurunu bazen kahkahalarla güldüren bazen de acı acı gülümseten Gülse Birsel'in, yayınlanmasının üzerinden neredeyse yedi yıl geçen ama hala taze "Velev ki ciddiyim!" adlı kitabından "tüketici olmak"la ilgili kısa alıntılar paylaşacağız. Ara sıra gülmek de gerekiyor. Kitabın arka kapağında da denildiği gibi "Mizah en iyi silah, en iyi ilaç..." Ayrıca, yalnız bu bölümleri değil, kitabın tamamını okumanızı tavsiye ederiz.

Kitabın Ön Kapağı

Sayfa 136'dan:
     Ambalaj konusundaki dâhice fikirlerden biri sürpriz yumurtadır. Düşünsenize, aslında sattığın plastik, saçma sapan bir oyuncak, ama ambalajın saf çikolatadan yapılmış! Kim hayır diyebilir? Tek ve dev bir hatayla: Ürünün ismi! "Sürpriz yumurta" büyükler için cazip olabilir ama ya hedef kitle, yani çocuklar?
     Çocuğun hayal dünyasında sınır yoktur ki. Hayatı masallar, oyuncaklar, bilimkurgu diziler ve çizgi filmlerle geçen çocuk "sürpriz yumurta" dendiğinde yumurtanın içinden dev, peri, uçan araba, yüzen şato, en kötü ihtimalle hazine sandığı çıkmasını bekler haklı olarak! Bunların yerine plastik kamyon çıktığında sabaha kadar ağlarsa hiç şaşırmayın, ambalaj hatasından!
Sayfa 140'tan:
    Üçüncü denediğim markanın sedan tipi otomobili, beklentilerimi karşıladı. Tam iş ciddiye bindi ki, istediğim "gece karanlığında istridye gölgesi mavisi" renginden bulunmadığı, getirtilmesinin ise birkaç ay süreceği ortaya çıktı! Her şeyden vazgeçebilirdim ama istediğim renkten asla! Bir arabanın benzin deposu olmayabilir, ama rengi kötüyse, orada dur!
    Derken, yarı cip olan modelde karar kıldım!
    Konuşmalar yapıldı, teklif geldi.
    Faksta "120.000 euro" yazıyordu! Yazıyla yüz yirmi bin avro!
    Yarı Cipimle olan ilişkimi o an bitirdim ve o parayla araba yerine yazlık ev alabileceğimi iddia eden söylenmelerle faksı buruşturup attım!
    Ertesi gün bir sanatçı arkadaşımın o arabadan aldığı haberi çıktı gazetede!
    Gerçekten cimri miyim şeklinde düşüncelere gark olmuşken ve başka markaların sitelerine girip araba beğenmeye çalışırken, tiptronik, quattro, önden çekişli, arkadan itişli, cruise control, navigasyon filan gibi kelimelerin arasında boğulmuş, çığlık atmak üzereyken, dedim ki kendi kendime, "Param cebimde kalsın!"
    Beğendiğim arabanın tam onda biri fiyatına aldığım mütevazı otomobilim var. Klimalı, dizel, gaza basınca yürüyor, frene basınca duruyor, ferah, ayrıca park ederken bir arabaya çok yaklaştığında "biiip biiip" diye uyarıyor, ki, bu özelliğin de havalı bir ismi vardır kesin!
    Ona ihanet etmeyeceğim.
    Cimri miyim? Otomotiv konusunda evet!
    Yoksa gönlüm zengindir!
Sayfa 150'den:
     Yatırım konusundaki makus talihim peşimi bu defa da bırakmadı!
     Daha önce bir kere yazmıştım: "Köşeyi dönmek isteyen benim ekonomik seçimlerimi, paramı nereye yatırdığımı takip eder ve hemen tam aksini yapar," diye!
     Ben dolara mı yatırım yapıyorum? Bilin ki Amerikan ekonomisi tarihinin en acılı günleriyle karşılaşacak, dolar dramatik biçimde düşecektir!
     Haddim olmayarak borsada bir şirkete yatırım mı yaptım, o şirket geleceğinden endişe etsin!
     Avrolarımı bozup mevduat faizine mi girdim? Bilin ki avro füze gibi yükselecektir birkaç gün içinde!
     Hatta son krizde avro ve altının sebebi anlaşılamayan biçimde artmasının ve dünya borsalarının çökmesinin nedeni de ben olabilirim diye düşünüyorum! Zira iki gün önce var olan bütün dolar ve altınımı bozup, nedense, sanki çok anlarmışım gibi borsaya girmiştim!
     Teorim, ünlü ekonomist Murat Sertel'in ruhunun benimle dalga geçtiğidir!

NOT: Referans gösterilen sayfa numaraları, aşağıda künyesi verilen baskıya atıf yapmaktadır.
  • KİTABIN KÜNYESİ: Turkuvaz Kitap, Aralık 2009, 214 sf.

______________________________________________________________________

BU BİR REKLAMDIR.
BU BİR REKLAMDIR.