alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şub 2018

Av. Hakan Tokbaş: "Evet, o deli benim!"

Tüketici Hakem Heyetleri Hakkında Sıkça Sorulan Sorular başlıklı konumuzda yanıtladığımız sorulardan birisi de "Hakem Heyetine Başvurmadan İcra Takibi Yapılabilir Mi?" sorusu idi. Hatırlayacağınız üzere o cevabımızda tüketiciler açısından çok önemli bir Yargıtay kararından bahsetmiştik.

Geçtiğimiz yılın Aralık ayında ise kanun-yapıcılar, işte o mahkeme kararını boşa çıkarmak için ilgili kanun maddesini değiştirdiler. Böylece 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un 68. maddesinin 1. fıkrasında yapılan söz konusu değişiklikle birlikte, yüksek mahkemenin tüketicilere sağladığı bir koruma meclis tarafından kaldırılmış oldu!

Öte yandan bu değişiklik, hâlihazırda neredeyse çalışamaz durumda olan icra dairelerinin iş yükünün daha da artmasına sebep olacağı ve ayrıca hukuki prosedürün de daha belirsiz hale gelmesine hizmet edeceği için bile son derece sakıncalıdır.

Avukat Hakan Tokbaş

Her yıl gerçekleştirdikleri Tüketici Hukuku Kongreleri ile tanınan Tüketici Hukuku Enstitüsü Derneği'nin başkanlığını yürütmekte olan Avukat Hakan Tokbaş da Posta Gazetesi'nde yayınlanan 30 Ocak 2018 tarihli yazısında bu hukuki düzenlemenin hiçbir yaraya merhem olmayacağını, tam tersine kendi başına bir sorun teşkil ettiğini ciddi tespitlerle açık seçik anlatıyor. Hukuki karışıklık yaratmaktan başka bir işe yaramayacak bu "hata"dan bir an önce dönülmesini dileyerek ilgili yazıyı dikkatinize sunuyorum:

     Evet, o deli benim!
   
     Bir deli bir kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramazmış derler ya hani…

     İşte öyle bir şey aslında, aşağıda anlatacaklarım.

     Ben deliliğimle gurur duyarım elbette, ancak “40 akıllılar” benden fazla karıştırıyor ortalığı.

     Durum şöyle efendim:

     Enstitüyü takip edenler bilir; 2015 Nisan tarihlerinde, Yargıtay’ın vermiş olduğu bir kararı yorumlayarak basın açıklaması yolu ile kamuoyuna duyurmuştum.
Sanırım çıkan haberlerin başlığı daha çok “Tüketiciye İcra Müjdesi” şeklinde idi.

     Evet, hani o zamanlar, “3300 TL nin altında olan tüketici alacakları doğrudan ilamsız icra takibine konu edilemez” şeklinde özetlenebilecek meşhur karar.
Ben kararı alan avukat değil, yorumlayan ve ilan edenim. Kararı alan meslektaşımı da ayrıca tebrik etmek lazım.

     O zamanlar, kararı yorumlama tarzım oldukça tepki almıştı. Karar, ilk başta tüketici aleyhine gibi gözükse de, hukuk her iki tarafa da aynen uygulanacağı için esasen tüketicinin lehine olacağını, özellikle bankacılık, telekomünikasyon ve enerji şirketlerinin bu karardan çok etkileneceklerini belirtmiştim. Zira piyasada tüketiciden en fazla alacağı olan sektörler bunlardı ve alacaklarının çoğu 3300 TL nin altında idi.

     Her delinin akıbeti gibi ben de alkışlanmadım elbette, hatta kararı yorumlama tarzımdan dolayı sektör trolleri tarafından işitmediğim küfür kalmadı. Angaralı olmama rağmen, benim dahi hiç bilmediğim küfürleri okudum ve işittim inanır mısınız?

     Ancak, uygulama aynen yorumladığımız şekilde gelişti ve yanlış yönlendiriyorsun diyenlere inat, ne yorum yaptık ise kelimesi kelimesine uygulandı.

     Bu karar, hukuki tartışması bir tarafa, pratikte İcra Dairelerinin iş yükünü olabildiğince azaltmak ve şirketlerin, takibe geçmeden önce tüketici ile bir şekilde uzlaşma yolunu seçmesi bakımından epey önemli idi. Ayrıca çok daha karmaşık bir hukuki düzenin önüne geçmişti.

     Şimdi ne mi oldu?

     Kanunun 68. Maddesine “Tarafların İcra ve İflas Kanunundaki hakları saklı olmak kaydıyla” şeklinde bir ifade konuldu. (Benim gibi bir deliye ön almak için de ancak kanun değişikliği lazımdı zaten, gurur duyuyorum bununla.)

     Yani birileri, sektörün tıkanıklığını çözmüş oldu kendince. Böylelikle, nadide şirketlerimiz, Hakem Heyetine başvurmak zorunda kalmadan doğrudan icra takibi açabilecekler. Yukarıda benim açıklamamla basının attığı başlık örneğini vermiştim; o başlık bu sefer şuna dönüştü: “Tüketiciye icra yağacak” veya “faturasını ödemeyen tüketici yandı”.

     Kamuoyunun algısı bakımından aradaki fark bariz değil mi?

     Peki, sektörün bu büyük sorununa çözüm bulduğunu sananlara bazı sorularım olacak:

     Bankacılık sektöründe: hesap işletim ücreti, kartel faizi vs; telekomünikasyon sektöründe: taahhüt iptal cezası, cihaz bedeli vs; enerji sektöründe: haksız gecikme faizleri, kesme açma bedelleri vs. konularında tüketiciler, doğrudan icra takibi açmaya yönlenirse ne olacak? Yeni bir kanun çalışması mı gelecek? “Yanlış yapmışız, bu dediğimiz tüketiciler için geçerli değildir” mi denilecek? Sektör her istediğinde oyun oynar gibi kanunlarla ve haklarla mı oynayacağız?

     2018 yılı parasal sınırları için, 6860 TL’nin altındaki icra takipleri için, tüketici takibe itiraz ederse, alacaklı şirket ne yapacak? Kanuna bu cümleyi koyduranlar uygulamayı ve hukuku pekiyi bilmedikleri için ben söyleyeyim: HİÇBİR ŞEY! İcra takibi yine kilitlenecek, şirket yine sıfırdan THH’ye başvurmak zorunda kalacak. Neden mi? E orasını da bir zahmet araştırın bakalım, neler bulacağınızı ben de merak ediyorum.

     Madem kanunda böyle bir düzenleme yapılacaktı, THH parasal sınırları yakın zamanda neden fahiş bir şekilde artırıldı? Ayrıca “Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun” gibi absürt bir kanun çalışması neden yapılıyor? Hepsi, İcra Dairelerinin iş yükünü hafifletmek, çalışamaz durumda olan İcra Dairelerinin işlevini, garip bir yöntemle de olsa, artırmak için değil miydi? E doktor bu ne peki?

     ÇÖZÜM:

     Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, uzun zamandır Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın elinde oyuncak oldu. Görevi, tüketici şikâyetlerini ölçmek, tüketici isteklerini raporlaştırmak, piyasa denetimi yapmak olan bakanlık, hukuk eğitimi almamış kişiler eliyle kanun yapıyor, yönetmelik yazıyor. Yanlış yapıyor, yanlış yazıyor. Eleştirince küsüyor, eleştirmezsen yanlışını görmüyor. Yaptığı yanlışlar hem devleti hem tüketicileri sıkıntıya sokuyor. Hem hukuku hem ekonominin işleyişini bozuyor.

     Hâlbuki Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın, sektörlerle içli dışlı olması gerekir. Tüketicilerin şikâyetlerini derleyip, piyasa denetimini yapıp, yine sektörlerin iyileşmesi için raporlar oluşturması, bu raporlar gereği gerekli kanuni düzenlemenin yapılması için uzman kişilere iletmesi gerekir.

     Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun artık bir ana kanundur. Öyle ki, uygulamasının genişliği içerisinde Türk Borçlar Kanunu neredeyse yedeklenmiştir. O halde, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, Borçlar Kanununa ve diğer özel kanunlara uygun olarak, o kanunlarla uyumlu çalışacak şekilde, uzman hukukçular ve akademisyenler eli ile düzenlenmelidir.

     Bunu yapabilecek tek kurum ise ADALET BAKANLIĞI’DIR. Tüketici hukuku ile ilgili bütün mevzuat çalışmalarının acilen Gümrük ve Ticaret Bakanlığı elinden alınıp, Adalet Bakanlığı’na teslim edilmesi gerekir.

     Aksi takdirde ortalık, daha çoook karışır. Dönemine göre, güçlü olan sektörse sektörün, tüketici örgütleri ise örgütlerin elinde kalır. Kimin elinde kalırsa kalsın, sırf elde kaldığı için doğru bir şey çıkmaz.

     Bir Angaralı sanırım şöyle tepki verirdi: Yeter la bebeler! Bi salın artık!

KAYNAK:  Bu yazı, Posta Gazetesi'nin internet sitesinden alıntılanmıştır; aşağıdaki bağlantıya tıklayarak orijinal metne ulaşabilirsiniz.

13 Şub 2017

Bir Yargıtay Üyesinin Yargıyla İmtihanı

Yargıtay Üyesi Abdullah Yaman, bir GSM firmasıyla başından geçen dava sürecini mizahi bir dille kendi sosyal medya hesabından paylaştı.

Sürece dahil olan karakterlerden tutun da mahkemelerimizin mevcut vaziyetine kadar tam teşekküllü bir komedi filmi senaryosu olabilecek bu olay, yazıda da belirtildiği gibi Kemal Sunal'ın meşhur Davacı filmini hatırlatıyor.

Davacı Film Afişi (1986)

Aradan geçen onca yıla rağmen düzelmeyen hukuk uygulamamızdaki acziyetin kısa bir özeti sayılabilecek bu yazıyı, üzülerek söylüyorum ki kederli bir tebessümle okuyacaksınız! İşte o paylaşım:

     DAVACI
   
     AVEA, yeni adıyla Türk Telekom…
     Zamanında internet paketine abone olmuşum...
     Sözleşmeye yerleştirdikleri tuzak bir madde ile bir yılda ödemem gereken tutardan fazlasını bir aylık faturaya yansıtarak ödememi istediler…
   
     Haksız olduklarını bildiğim için muhtelif uyarılara rağmen ödemedim…
     Adamlar dosyayı avukata vererek icra takibi başlattı…
     Derhal itirazda bulunmam üzerine takip durdu…
     Ama AVEA'nın avukatı durmak nedir bilmiyor... İcra Memurunun e-imzasını temin ederek oradan arabama haciz koyduruyor… Yetmedi evime icra gönderiyor... Kapıcı mesleğimi söyleyip direnmese kimsenin bulunmadığı evin kapısını çilingir vasıtasıyla kırarak haciz yapacaklar…
   
     Olayı öğrenir öğrenmez avukatlarına ulaşmaya çalıştım… Mesleki sıfatımı bile söylememe rağmen karşıma kendisi değil, çırağı çıktı…
   
     Bekliyorum ki, özür dilerler, iş tatlıya bağlanır, diye…
     Ama ne gezer... Avukata ulaşmak ne mümkün…
   
     Baktım olmayacak avukat hakkında “duran takibe rağmen haciz başlattığı için” baroya disiplin duyurusunda bulundum…
   
     Ancak bir sürü caydırıcı sebep ileri süren Baro yetkilileri dilekçemi almak istemedi…
     Son çare, avukat ve İcra memurları hakkında Savcılığa suç duyurusunda bulunmak oldu… Nitekim hepsi yargılanıp ceza aldılar...
   
     Bu arada AVEA firması aleyhine de haksız haciz nedeniyle manevi tazminat davası açtım…
   
     AVEA vekili ne cevap verse iyi: “Benzer yanlışlıkları başka kişilere de yapıyoruz, davacı belli ki Yargıtay üyeliğinden dolayı kendini ayrıcalıklı zannedip mahkeme üzerinde vesayet kurup tazminat koparma derdinde” diyerek aklı sıra hakime mektup yazıyor...
   
     Bu cevabı, mizahtan başkası paklamaz diye herifin anlayacağı dilden mizahi bir karşı dilekçe yazıyorum... Ta ki, hakim de okuyup eğlensin... Ama ne gezer... Taraflardan etkilenmemek için dilekçe okumaktan sarfınazar eden bir hakime düşmüşüz...
   
     Nihayet ilk duruşmadayız... Kurum avukatı seri dosyaların davalısı olarak lakayt bir şekilde koltuğuna yayılmışken, ben askerlikte öğrendiğim "esas duruş" vaziyetinde ayakta bekliyorum...
   
     Hakim bana kimsin necisin diye diye bile sormadan tutanağa geçiyor: “davacı söz alarak dilekçemi aynen tekrar ediyorum, dosyanın bilirkişiye tevdii için gerekli masrafı ödemek üzere mehil istiyorum” diye...
   
     Hemen devreye girip; "hakim bey, bu dosyada bilirkişilik bir şey yok karşı taraf da eylemini zaten ikrar ediyor" dememe fırsat kalmadan tutanağı yazıcıdan çıkartmasıyla bize uzatması bir oluyor…
   
     Duruşmadan sonra vakit geçirmeden bir dilekçeyle mahkemeye başvurup gereksiz ara kararından vazgeçilmesini istiyorum. Heyhat kitap yazmaktan dilekçe okumaya fırsat bulamamış bir hakime düştüğümden dilekçeyi okumadan dosyaya havale ediyor...
   
     Müteakip duruşmada talebimle ilgili olumlu olumsuz bir karar verilmesini beklerken yine bana sormadan ve benim ağzımdan: "parayı denkleştiremediğim için bilirkişi masrafını yatıramadım, yeniden mehil verilsin” diyerek ikinci kez kesin mehil veriyor…
   
     Derhal araya girerek: “hakim bey bilirkişi benim ne kadar üzüldüğümü mü ölçecek, konuyu değerlendirecek olan mahkemenin bizatihi kendisidir. Kaldı ki celse arasında bu hususta size dilekçe bile verdim okuduysanız gerekçelerini orada yazmıştım" deyince, hukukçu olduğumu idrak ederek: Telaşla dosyayı üstün körü karıştırıp tamam icra dosyasını isteyelim diyerek daha önceden gelmiş dosyayı yeniden isteyerek zaman kazanıyor...
   
     Sözü uzatmayayım hakimle kavga edip basının diline düşmemek için üçüncü duruşmadan sonra kendimi vekil marifetiyle temsil ediyorum. Nihayet sonunda hakim dosyayı okumaya vakit bulmuş olsa gerek ki 5000 TL manevi tazminata karar vermiş…
   
     Daha fazlası AVEA yı iflasa götürebilir veya hakim maaşıyla geçinen bir insanı yoldan çıkarabilir diye 5000 TL yi münasip görmüş…
   
     AVEA yaptığı hukuksuzluğun bedelini bu kadar ucuza kapatınca derhal benimle temasa geçerek uzlaşma teklifinde bulundu… Ama bunca keyfiliğin firmaya ibretlik bir maliyeti olmalı ki bir daha aynı cesareti kendilerinde bulmasınlar diye kararı temyiz ettim.. Adamlar ise temyize cevap bile vermediler...
   
     Dosyayı inceleyen ilgili daire “tamam durduk yere bir Yargıtay Üyesinin evine haciz götürülüp konu komşuya rezil edilmesi yanlış olmuş ama miktardan bozma yaparsak meslektaşlarını kayırdılar şeklinde bir kanaat uyanır" endişesiyle tazminatı münasip görerek oyçokluğuyla onuyorlar... Karar düzeltme talebim de aynı tartışmalar neticesinde reddedilmiş...
   
     Bilin bakayım sonunda ne oldu… Yıllar süren cedelleşme neticesinde uyuşmazlık sona erdi derken aynı firma adı geçen faturayı yeni bir avukatlık bürosuna vererek tekrardan öde diye habire uyarı üzerine uyarı göndermekte...
   
     Adamlara kızamıyorum doğrusu... Olmayan bir borçtan dolayı duran takibe rağmen bir Yargıtay üyesinin evine çilingirle hacze gitmenin tarifesini öğrendiler... En fazla 5000 TL ödeyerek kurtuluyorsun...
   
     "Aman ha meslektaşını koruyorlar demesinler" saikiyle ters motivasyona savrulan "tarafsız" hakimlerimiz olduğu müddetçe bu GSM operatörleri tarafından daha çok öpülürüz...
   
     NOT: Yazı uzamasın diye oldukça özet geçtim... Ama beş yılı aşkın süredir devam eden bu vakıa neredeyse tam 6 ayrı dosyaya konu oldu... Sizlerden ricam bundan böyle Kemal Sunal'ın "DAVACI" filmini komedi niyetiyle değil, belgesel gözüyle izleyin... Valla eksiği var fazlası yok...
KAYNAK:  Bu yazı, aşağıda bağlantıları verilen internet sitelerinde de paylaşılmıştır.

12 Ara 2016

"Herkes Bunu Kullanmalı!"

Resmî adı Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası olan ancak halk arasında Yerli Malı Haftası olarak bilinen hafta bugün itibariyle başlamıştır. Tutumlu olmanın, yatırım yapmanın ve yerli malı kullanmanın öneminin vurgulandığı bu haftada, 'bilinçli tüketici olma' konusunun da üzerinde durulmaktadır.

Bu kapsamda, tüketiciler, bir ürünü sırf yabancı üretim diye veya ünlü bir markanın amblemini taşıyor diye almak yerine daha ucuz yerli alternatiflerini de göz önünde bulundurmalılar. Ancak bunu yaparken asla "Yerli Malı"nı bir saplantı boyutuna vardırıp da bazı sömürgen yerli üreticilerin ekmeğine yağ sürmemeliler. Bu bakımdan, bilinçli tüketici olma düsturunu da içeren Yerli Malı Haftası, asla ve asla tüketicinin kendi zararına dahi olsa Yerli Malı alması şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu hafta, tüketicilerde hem kendi ceplerini hem de ülke menfaatlerini düşünerek alışveriş yapmaları konusunda bir farkındalık oluşturmayı amaçlamaktadır.

Yerli Malı, Yurdun Malı
Bu kısa açıklamadan sonra Gülse Birsel'in sitemizde daha önce de alıntı yaptığımız "Velev ki ciddiyim!" adlı kitabının 85 ilâ 88. sayfalarındaki bir başka mizahi yazıyı sizlerle paylaşacağız. İyi okumalar...

     Biz küçükken aralık ayında altını çize çize yerli malı haftası kutlanırdı.
     Şimdi çocuklar okula aynı coşkuyla elma portakal götürüyorlar mı bilmiyorum ama, ben kendi yerli malı haftamı, evimde yaptırmakta olduğum tadilatın son dönemine tekabül eden geçtiğimiz hafta gözyaşlarıyla kutladım!
     Ev  tadilatı bir zincirleme reaksiyon. Bunu bilimsel olarak da kanıtlayabilirim arzu edene.
     Dolayısıyla doğramaların yenilenmesi gerektiği gerçeği, beraberinde iki aylık kapsamlı bir inşaat, o da yanında eşya değişimi gereksinimleri getirdi kapıya. Önce bunların hiçbirini içeri almadım! Ancak insan evini kırıp dökerken öğüt veren çok oluyor. Mimardan, eşten dosttan, konu komşudan sürekli duyduğum cümle şuydu: "E bir kere yaptıracaksın, kendi evin, en iyisini yaptır!"
     Onlara, "Madem ısrarlısınız yaptırayım, faturayı da size yollarım," demek geçti içimden hep ama, çiğlik olmasın diye demedim! Bir bildikleri vardır diye düşünüp evdeki beyaz eşya, aydınlatma filan gibi bazı ihtiyaçları "en iyisinden" almaya karar verdim.
     Ne var ki, iç mimar jargonunda "en iyisi" demek, "ısmarladıktan üç ay sonra yanlış parçalarla ele ulaşan Avrupa çıkışlı kazık mallar" demek oluyor!
     O gün, Nişantaşı'nda şık bir ofise konuşlanmış aydınlatma dükkânı aracılığıyla İtalya'dan ısmarladığımız spotların gelemeyişinin ikinci haftasını kutluyorduk!
     Nişantaşı'ndaki dükkânda bir tek lamba bile olmamasından şüphelenmeliydim gerçi. Koskoca, yüksek tavanlı şık ofiste sadece kataloglar vardı.
     Katalogdan göz kararı seçtiğim spotların parasının peşin ödenmesi gerektiği, bir hafta sonra, istediğim boyun aslında İtalya'da bulunmadığı, iki hafta gecikeceği, üç hafta sonra, yanlış geldiği, dört hafta sonra geldiğinde ise parçalarının eksik olduğu ortaya çıkmış, bu travma üzerine, nur yüzlü, mübarek bir insan rüyama girip bana, "Şişhane'ye git, Şişhane'ye giiit!" demişti. Nur yüzlü insan ablamdı ve belki de rüyama girmemişti de biraz erken aramıştı, dolayısıyle uyku sersemi konuşmuştum. O kadar abartma olur, belgeselci değilim herhalde!
     Uzatmayalım, işte bu bağlamda Şişhane'yi keşfettim.
     Haldun Taner'in hikâyesindeki gibi "Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu" o gün, ama buna rağmen yeni keşfettiğim bu güzide mahallenin üzerimde bıraktığı "nurlu" etkinin azalması mümkün değildi.
     Sayısız ve birbirinden harika, yer yer parçaları Çin malı ama genelde yerli üretim klasik kristal avizelerden nefis modern tasarımlara her şeyin, hem de tak diye bulunduğu Şişhane tam anlamıyla kalbimi çaldı.
     İtalya'dan getirtmeye çalıştığım spotların aynısını, dörtte bir fiyatına ve "Abla iki saat sonra getirsek çok geç olur mu?" şartlarında bulduğum gibi, evin diğer tüm aydınlatma ihtiyaçlarını da birkaç saat içinde Türk kahvesi ikramları eşliğinde seçtim!
     Aynı gün evdeki ankastre ocağın değişmesi gerektiği ortaya çıktı.
     Yine "en iyisi", bu defa bir Alman markası, heyecanla arandı.
     Ocak, geçen yüzyılın en bilinen teknolojik prensibiyle, elektrik enerjisini ısı enerjisine dönüştürme kuralıyla çalışıyordu tabiatıyla, buna rağmen aşağı yukarı ikinci el bir araba fiyatındaydı. Ama ne gamdı. En iyisi olsundu!
     Ancak, konuştukça, bu harika ocağı elde etmem için firmanın bazı şartları olduğunu öğrendim.
     Bir kere para peşin ve kırmızı meşindi.
     Tek seçenek mevcuttu, başka model istersem üç ay beklemem gerekiyordu.
     Ha, bir de tabii gelen ocağı beğenmezsem ya da eve uymazsa, paketi açıldıysa asla geri almıyorlar ve değiştirmiyorlardı. "Paketini açmadan eve uymadığını nasıl anlayabiliriz ki?" gibi bir soru karşısında dudak büküyor, ısrarlı tehditkâr bakışlar atınca da, "Yani markanın kendi şeyi olduğu içiiin..." gibi ne beni ne de kendilerini tatmin eden yanıtlar veriyorlardı. Üstelik beni çok seviyorlar ve ailecek seyrediyorlardı!
     Televizyona çıkmayan sıradan vatandaştan nüfus cüzdanı, ikametgâh sureti, aile ağacı, kan sayımı, efor testi ve kolonoskopi istediklerini tahmin ediyorum!
     Tepem iyice atınca, gelişigüzel bir yerli beyaz eşya üreticisini aradım. Yedide bir, abartmıyorum, yedide bir fiyatına, tıpatıp aynı ocağı, ertesi gün getirebileceklerini söylediler ve paradan bahsedince, "Aşkolsun, getirince alırız, siz beğenin de..." şeklinde konuştular!
     Gerisini mutluluk gözyaşlarıma eşlik eden hıçkırıklar yüzünden duyamadım!
     Kapalı ekonomilerden yana değilim, yanlış anlamayın, prensip olarak enayiliğe karşıyım sadece!
     Yerli malı haftanızı hararetle kutlar, ciddi anlamda her konuda "ecnebi marka" hava cıvasını bırakıp, Türk ithalatçısını kızdırmak pahasına yerli malına dönmenizi tavsiye ederim.
     Hem memnun kalırsınız hem de banka hesabınız ve ülke ekonomisi açısından gayet faydalı olur!
     Arz ederim!

NOT: Referans gösterilen sayfa numarası, aşağıda künyesi verilen baskıya atıf yapmaktadır.
  • KİTABIN KÜNYESİ: Turkuvaz Kitap, Aralık 2009, 214 sf.

16 May 2016

"Velev ki Tüketicisin!"

Bu ayki yazımızda, okurunu bazen kahkahalarla güldüren bazen de acı acı gülümseten Gülse Birsel'in, yayınlanmasının üzerinden neredeyse yedi yıl geçen ama hala taze "Velev ki ciddiyim!" adlı kitabından "tüketici olmak"la ilgili kısa alıntılar paylaşacağız. Ara sıra gülmek de gerekiyor. Kitabın arka kapağında da denildiği gibi "Mizah en iyi silah, en iyi ilaç..." Ayrıca, yalnız bu bölümleri değil, kitabın tamamını okumanızı tavsiye ederiz.

Kitabın Ön Kapağı

Sayfa 136'dan:
     Ambalaj konusundaki dâhice fikirlerden biri sürpriz yumurtadır. Düşünsenize, aslında sattığın plastik, saçma sapan bir oyuncak, ama ambalajın saf çikolatadan yapılmış! Kim hayır diyebilir? Tek ve dev bir hatayla: Ürünün ismi! "Sürpriz yumurta" büyükler için cazip olabilir ama ya hedef kitle, yani çocuklar?
     Çocuğun hayal dünyasında sınır yoktur ki. Hayatı masallar, oyuncaklar, bilimkurgu diziler ve çizgi filmlerle geçen çocuk "sürpriz yumurta" dendiğinde yumurtanın içinden dev, peri, uçan araba, yüzen şato, en kötü ihtimalle hazine sandığı çıkmasını bekler haklı olarak! Bunların yerine plastik kamyon çıktığında sabaha kadar ağlarsa hiç şaşırmayın, ambalaj hatasından!
Sayfa 140'tan:
    Üçüncü denediğim markanın sedan tipi otomobili, beklentilerimi karşıladı. Tam iş ciddiye bindi ki, istediğim "gece karanlığında istridye gölgesi mavisi" renginden bulunmadığı, getirtilmesinin ise birkaç ay süreceği ortaya çıktı! Her şeyden vazgeçebilirdim ama istediğim renkten asla! Bir arabanın benzin deposu olmayabilir, ama rengi kötüyse, orada dur!
    Derken, yarı cip olan modelde karar kıldım!
    Konuşmalar yapıldı, teklif geldi.
    Faksta "120.000 euro" yazıyordu! Yazıyla yüz yirmi bin avro!
    Yarı Cipimle olan ilişkimi o an bitirdim ve o parayla araba yerine yazlık ev alabileceğimi iddia eden söylenmelerle faksı buruşturup attım!
    Ertesi gün bir sanatçı arkadaşımın o arabadan aldığı haberi çıktı gazetede!
    Gerçekten cimri miyim şeklinde düşüncelere gark olmuşken ve başka markaların sitelerine girip araba beğenmeye çalışırken, tiptronik, quattro, önden çekişli, arkadan itişli, cruise control, navigasyon filan gibi kelimelerin arasında boğulmuş, çığlık atmak üzereyken, dedim ki kendi kendime, "Param cebimde kalsın!"
    Beğendiğim arabanın tam onda biri fiyatına aldığım mütevazı otomobilim var. Klimalı, dizel, gaza basınca yürüyor, frene basınca duruyor, ferah, ayrıca park ederken bir arabaya çok yaklaştığında "biiip biiip" diye uyarıyor, ki, bu özelliğin de havalı bir ismi vardır kesin!
    Ona ihanet etmeyeceğim.
    Cimri miyim? Otomotiv konusunda evet!
    Yoksa gönlüm zengindir!
Sayfa 150'den:
     Yatırım konusundaki makus talihim peşimi bu defa da bırakmadı!
     Daha önce bir kere yazmıştım: "Köşeyi dönmek isteyen benim ekonomik seçimlerimi, paramı nereye yatırdığımı takip eder ve hemen tam aksini yapar," diye!
     Ben dolara mı yatırım yapıyorum? Bilin ki Amerikan ekonomisi tarihinin en acılı günleriyle karşılaşacak, dolar dramatik biçimde düşecektir!
     Haddim olmayarak borsada bir şirkete yatırım mı yaptım, o şirket geleceğinden endişe etsin!
     Avrolarımı bozup mevduat faizine mi girdim? Bilin ki avro füze gibi yükselecektir birkaç gün içinde!
     Hatta son krizde avro ve altının sebebi anlaşılamayan biçimde artmasının ve dünya borsalarının çökmesinin nedeni de ben olabilirim diye düşünüyorum! Zira iki gün önce var olan bütün dolar ve altınımı bozup, nedense, sanki çok anlarmışım gibi borsaya girmiştim!
     Teorim, ünlü ekonomist Murat Sertel'in ruhunun benimle dalga geçtiğidir!

NOT: Referans gösterilen sayfa numaraları, aşağıda künyesi verilen baskıya atıf yapmaktadır.
  • KİTABIN KÜNYESİ: Turkuvaz Kitap, Aralık 2009, 214 sf.

______________________________________________________________________

BU BİR REKLAMDIR.
BU BİR REKLAMDIR.